Kısa animasyon film “The Lonely Planet”, stüdyosundan önce uzun soluklu işlenmiş ön belleği ile gözlerimizi dolduruyor, tüylerimizi çıldırtıyor. Görülmesi beklenen etkide şunları yaşadık:

10 yaşında bir adam, xanax’a bağımlı bir kadın, çok sevdiği kendisiyle beraber dolaşan çocuk ve akılcı bir kadının, duygusal kırılımlarına yüklediği zerafetini en asil havasıyla kabul eden küçük kız, kırık beyaz sigara odasında, kovanın etrafına çekilen sandalyelerde daire olmuşlardı.

İçlerinden biri, elinde en havalı oyuncağı diye bildiği sigara paketini diğerlerine uzatıyordu. Büyüklük arzusuna vurulan kamçılar gibi paketten çıkan sigaralar, zararları göz ardı edilerek, 4’lü oldukları tahmin edilen muhtemel kolektif tarafından tanrısallaştırılıyorlardı. Maddenin katı halinden duman haline geçerken onlar, bilinmezliklere ışık tutan parçalardan kupleler yine hastanenin dört köşesinde yer alan hoparlörlerden uzanıp suya akıyordu. Kova suyu tutandı. Ara akorlara karışan sistematik gürültüler, bilinçlerin altına, “doğal dönüşüm döngüsüne” ait ilgili bilgileri yüklüyorlardı.

Çocuklardan biri, sanırız ki 10 yaşında bir adam olmanın haklı gururunu yaşayan, sigarasını hiç içine çekmezdi. Bu, tiryalik adına yapılmadığını bilerek içilen şeyin derdine düşmüşlük değildi. İçi su dolu kovanın başında geçirilen, herkesin çok konuştuğunu düşünüp bir şey söylemediği, bol ardışık ve içtenlikle karışık sigara partileri, onun ışık eşiğiydi. Düşüncesizlikle itham ettiği bilincinde konuşan karakterlerden biri sözü ele geçirdi ve henüz aklına konuşacak birşey gelmemiş olan ve ne anlatacağını düşünerek kafasında kaybolanların içseslerine de ortak oldu.

“Babam bir seferinde elindeki çekiçle, ellerime çivi saplamakla tehdit etmişti beni” diyerek başladı cümlesine. İç burkucu yaklaşımına diğerlerinin duyduğu şehvetsiz ama gülümser bakışlara güverenerek devam etti. “Ama evden kaçmıştım, hak etmiştim. Babam evden kaçan bir oğlunun olmasını hak etmiyor da olabilirdi. Belki ben zalimdim, belki o. Fark eden ben olduğum sürece elimden kaçan ne kadar uzağa gidebilirdi?” diye sorma hatasına düşmüş ve heyecanının en ipe gelmez noktasında sorusuna cevap verecek kimsenin olmadığı gerçeğiyle yüz göz olunca hevesini eşikten düşürüp tekrar kaldıracağı ana kadar aşağılarda bırakmıştı.

“Benim de babam oduncuydu. Oduncu gömleği giydiği için mutfak masasının pitikare olmasını önemserdi. İnce ruhlu bir adamdı ve hava almak için çektiği derin nefeslerin fiziksel karşılığıydı…”

10 yaşındaki adamın hatıralarındaki bu ani değişiminden sonra susup sigarasını içenlerden biri aslında olayın kendisine yönlendirilmiş dahice bir saldırı olduğu gerçeği ile de yüzleşmişti. Asla olmayanı aslında var ederken bilgi akışında yaratabileceği zararları anlatmıştı ilk doktoru ona. İlaç kullanmasını o önermişti de içini zevkle dökebildiği tek insanı olan doktoru, karısından boşanıp avrupaya kaçınca, ilaçları anlamsızlaşmış ve içini doktordan alıp kendisine geri vermeye karar vermişti.

“Bütün dahiler, kendi zamanlarının tanrısıymış aslında” diye söze girdi kadın. Çaktırmadan izlediği kızın gözlerine dumanını üflerken. Üniversite hocası üslubundan taviz vermeyen akılcı kızın duygusal kırılımlarına yüklediği, negativite’ye dayalı fikirlerini ve duygularını, yokediş tarikatından kurtarmasına henüz bir kaç günü kalmıştı ve ifade özgürlüğü taşıyan tüm düşüncesizliklerin ortasında muazzam rahatlığıyla var olmaktaydı. Gözlerine üflenen dumanı elleriyle savuşturup,

“Ben büyüyünce tavşan olucam” demek istedi ama kendini tutmaya karar vermişken, artık gerek kalmayan şeylerin zihninde çelişki arayıp bulamadığını hatırlamış ve kendisinin alice’in kırık beyaz tavşanı olduğunu, hatta önceki hayatında adının aliş olduğunu ve bir sahil kasabasında niyet çektiğini iddaa etmişti. Nasılsa kimsenin umrunda değildi, biliyordu ve sırf bu yüzden bile çok mutluydu. Aman ya, olan olsundu. Esaslı bir yıl geçirmiş ve tatil için geldiği ormana bakan odasına çıkıp ödevlerini yapmanın hayalini kurmuştu.

Kısa animasyon film “The Looking Planet” kendisiyle ilgili yazdırdığı bu giriş cümlesiyle kalbimize girmiş, neremizden çıktığını hiç anlamadığımız bir sonuca bağlı sebeplerde düşüp kalkmamıza olanak sağlamıştı. Ellerimizin bağı bozuk olsa ne olur ki izlediğimizin hep, hep ve hep bir kez daha ilerleyen köprücük kelimelerimizden ibaret olduğunu haykırmıştık bundan milyar trilyarlarca yıl önce! Zaman henüz yokken. Zamanımızı yaratmıştık. İnandığımız boyutta zaman yok değil ki yok sayıp eğsin kendini.  Zaman nerede başlamış? Zaman, zamana ne verecek? Zamandan ne alacaktık?

Biz pek sevmeyiz bilenleri diyerek gelenlere verilen dijital ahlaksızlık ve dil bilgisi

Ön kapının bozuk olduğunu düşünün. Arka planda kapının yeri yok. Kapısız kaldığın bir evin pencelerini atlamak için mi kullanırdın yoksa oraya tekrar gelmeni sağlayacak bir yol yapmaya mı çalışırdın sorusu temel düzeyde zihnimizi kurcaladı animasyon boyunca. Özellikle tek işi hayat aramak olan esrarengiz bir buluşun dirayetinde kalmış bizlere sunulan ikinci bir kimlik bunalımı mıydı bu yaptırılan? Özellikle derinden dibe, dipten duvarlara vuran, sarsıcı ve yıkıcı bir atak olduğunu mu düşünmeliydik?

Hiç bilemedik diye düşünebilirdik sürdürülebilirlik çatısı altında. Boş hayatlara mezar olmaya da gerek yoktu. Kötü bir kullanıcıydın belki ama olsun. Sonuçta bu seni kötü yapmazdı. Bu seni iyi de yapmazdı. Bu seni, senin seçtiğin dışında herhangi bir kalıba sokamazdıki… Neyi samimi bulduğunu içten içe biliyor olmana seviniriyoruz çünkü en azından nasıl kurtaracağını bildiğin bir işin ve geleceğin olduğu bilgisinin sende olmasının rahatlığında olduğunu da görüyoruz. post-modern olmuş bir kağıdın modern-post’lara dönüşmesini seyrediyordun. Aferim diyip gidelim diyenlere 90’ları özletecek kısa animasyon film “The Lonely Planet” kendi içinde böyle bir akım zincirine sahip. İzlemedik demeyin. İzlediyseniz beğenin, beğenmezseniz tekrar izleyin. Sizin de orada ortak bir payda da hisse sahibi olma arzularınıza dem vurmaktan geri kaçmamış görüntüler, zihninizin zincirlerini yorumluyordu.