Aslı Çernobil faciasıyla başlayan büyüme dönemimizi Fight Club’ın meşhur “hayatı sevmekten vazgeç” fikriyle birleştirmemizin üzerinden yüzyıllar geçmiş gibiydi ki; büyürken edindiğimiz bilgilerin iliklerimize işleyen yönlerinde kendimizi bulmuştuk. Tabi önce bi’ müddet kaybolmamız şarttı.

Ama bir gün Video klip tadında bir piyango bileti hayatımızı değiştirebilirdi. Yeter ki sevdiğimizin sevgisini hissetmekte bir problemimiz olmayagörsündü. Hayatın akışı bizler içindi. Karapaks‘ı, Mavi Sakal‘dan biliyoruz. Neden ve nasıl bir dönüşüm geçirdiklerine dair ilgisizliğimizi özümsemiş olmadığımızın kanaatindeyiz.

Özene bezene geçirdiğimiz çocukluğumuza geçirilen kıymetsiz kılıflar, kravatlar ve yaftalar.

Çocukken tembel miydik? Aşırı çalışkan mıydık? Sınıfın göz bebeği, ailesinin biricikleri miydik? Büyüdük de n’oldu? Soruya soruyla soru soran bir topluma dönüşürken asıl sorulması gerekenleri bilmemezlikten gelip, sessiz sedasız ve haliyle biraz sonra tamamen sevdasız bırakmış ağlak piçlere mi dönüştük? Dönüşüm ne enteresan değil mi? Biraz daha büyüyünce de anladık ki; biz sadece üzülmeyi öğrenmişiz. Medya sağ olsundu. Hakkıyla öğretti insana nasıl üzülmeleri gerektiğini. Şunu çok komik buluyoruz, örneğin: yaz şarkılarının cıvıltısı ve ah bir o kadar da tatlı şapşal telaşları, kış geldi mi yerini keder, dram ve acıya bırakmıyor mu? Ağlak mı? Komik de olabilir. Algılarımız taşak oğlanı olmuş ağlayanımız yok diyen biri var şu uzakta. Kör bi dilenci sanırsak.

Neyin gerçek olduğunu sorup duruyoruz ya her paylaştığımız kısa film ya da animasyonun altında. İşte bahsi geçen gerçekliğin sorgulanmayı bekleyen tarafları tam olarak buralar mı? Şimdilik zaten az kişiyiz, çok bilinmiyoruz diye hem eğlenip, hem de çevremize göz kulak oluyoruz. Ve muhtemelen biraz büyüyünce, malum sansür baskısını bi’ şekilde biz de gözümüzün dibinde hissedeceğiz. Ama en azından o zamana kadar kendimizi kaptırmadan, alıp verdiklerimize dikkat ederek ki burası çok önemli, yaşamlarımızı sürdürmeye ve akan pınarlara hükmetmeye devam edeceğiz. Malum insanız ve her şeyin en üstünde biz varız falan filan… Yersek! Yedik mi? Yemeyelim bizce. Acıdır çünkü o, bi de pis kokar.

Düşünsenize bi; çocukken televizyonda izlediğimiz tüm politik aksiyonlar hep kötü oyunculuklar, basit yalanlar ve ilkel saptırmacalar üzerine kuruluydu ki bu sayelerde hep kendimizi bu üst şekilde çirkinleştirilmiş oyundan uzak tuttuk. Sanırız apolitik bir tavır edinerek büyük bir yalana varlığımızı atamaktan kurtulduk. Ne kadar içine girersek girelim anladık ki; bizim burada bir yerimiz yok çünkü tamamı kullanılıyordu tüm bu düşüncelerin. İnandığımız gerçeklere saldırı olarak düşünmeyin bunu. Sonuçta bizi ilgilendirmez elbet ancak yine de neye inandığımız sadece gördüğümüz kadar. Fazlasını bilsek bununla hiç oynamayız. O kadar da netiz aslında insan olarak. Sadece biraz utanıp biraz da sıkılıyoruz. Çirkin, çocuksu ama ahlaklı ve keyifli yanlarımızla bir oraya gidiyoruz bir buradan dönüyoruz. İsimlerimizin berke can, pelin su ya da durmuş olmasıyla ilgilenmiyoruz. Örneğin bir kadının, bir başka kadının ayağındaki ayakkabıya bakıp iç geçirmesini insanlık ayıbı olarak görüyoruz. Elbette bunlar manifesto tadında bildirimler değil. Aslında hayata bakış açımız da değil. Çünkü baktığımızda çok geride kalmış yüzyılların tekrarını yaşadığımızın döngüsünde olduğumuzu görüyoruz. Ne zaman bitecek de bir yenisi başlayacak diyip diyip duruyoruz. Artık gerçek gelmeyen aynılıktan bıkabiliyor ve oynayacak yeni bir şeyler isteyebiliyorduk.

Neden politik değiliz sorusunun cevabına istinaden “Olacak O Kadar”da yayınlanmış bir kesiti de buraya bırakarak, Karapaks‘a bağıra bağıra eşlik etmenizi dileyip, sizi kendinizle baş başa bırakmak istiyoruz. Ancak gitmeden bir şey daha belirtmemizde fayda var diye düşünüyoruz. Kendi kendinizle geçirdiğiniz vaktin kalitesine gerekenden de fazla önem verin. Çünkü ancak bu bizi diğerlerine göre yaşamaktan alıkoyacaktır. Muhtemelen büyürken en büyük çığlığımız hep bu yönde gelişmiştir içimizde. Sessiz sedasız da değil. Beni sevsinler, beni onaylasınlar, bana iyi olduğumun bilgisini versinler… Bu kafaları televizyon izleyerek öğreniyoruz ve gerçekten, aslında çok saçmalıyoruz.

“Emin olduklarımız bir gün dağılacaklar ve geriye çırılçıplak duygularımız kalacak” adlı tek perdelik tiyatral bozukluğun tadındayız. Velev ki “Düşlerimizi Aldılar”. Alsınlar. Biz de yenilerini hayal ederiz.